17 /خرداد/ 1396

Ramazan Ayının On İkinci Gününde Öğrencilerle Yapılan Görüşmeler

27 dk okuma5,234 kelime

Not: Bu metin GPT-4o-mini ile otomatik olarak çevrilmiştir ve hatalar içerebilir. Orijinal Farsça metni ve kaynak bağlantısını aşağıda bulabilirsiniz. Daha güçlü modeller ile daha fazla dile çeviri yapmamıza destek olabilirsiniz.

Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla

Ve Allah'a hamd olsun âlemlerin Rabbi olan, ve salat ve selam olsun efendimiz Muhammed'e ve onun pak ehline ve en seçkin, en temiz, en seçilmiş olan ehline, özellikle de yeryüzündeki Allah'ın Baki'sine.

Gerçekten çok güzel bir toplantıydı. Burada değerli kardeşlerim ve kız kardeşlerim, benim sevgili evlatlarım, tarafından ifade edilen düşünceler, mükemmel ve seçkin bir derlemedir; elbette ki, bu konuşmaların ve içeriklerin ülkemizdeki öğrenci topluluğunun tamamını yansıttığını söylemek mümkün değil - bu doğaldır ve bu değerli gencin de belirttiği gibi, bunu tamamen anlayabiliyorum ve kabul ediyorum; söylenenler, öğrenci topluluğumuzun zihninin bir kısmını yansıtıyordu ve hepsini değil; bu doğrudur - ancak söylenenler, çok sağlam, çok güçlü ve çok dikkatli bir şekilde ifade edilmiştir; gerçekten keyif aldım. Belki bazı konuşmacıların bazı ifadelerine katılmıyorum; ancak konunun sağlamlığı ve düşüncenin netliği -bu düşünceleri düzenleyen zihin- inkar edilemez. Kardeşlerim ve kız kardeşler, hem iki değerli kız öğrenci hem de konuşan kardeşler çok iyi konuştular. Onların bu konudaki endişeleri ve bakış açıları, üniversite meselesinin farklı yönlerine dair yerinde endişelerdir. Şimdi [kısaca] not aldım; konuşmaların detayları kaydedildi ve yazıya dökülecek, belki ben de göreceğim -muhtemelen tekrar bu konuları gözden geçireceğim, ya hepsini ya da özetini, ve benim için faydalı olan kısımlardan inşallah faydalanacağım- ancak saygıdeğer yetkililerin, toplantıda bulunanların, ister Yükseköğretim Bakanlığı'ndan, ister üniversite yönetiminden veya diğer öğrenci ile ilgili bölümlerden olsun, bu gençlerden faydalanmaları gerektiğine inanıyorum; bu düşüncelerden, bu zihinlerden faydalanmalılar. Konuşmaların seviyesi çok yüksekti ve konuların anlaşılması güçlü ve doğruydu; bu, insanı mutlu ediyor. Bu toplantı yıllardır devam ediyor -ne kadar zamandır bilmiyorum; çok uzun bir zamandır; her yıl öğrencilerle toplantı yapıyoruz; belki yirmi yıl, daha fazla ya da daha az, şimdi tam hatırlayamıyorum- ben açıkça hissediyorum ki, öğrenci topluluklarının düşünce seviyesi yükselmiş ve artmıştır; bu, bizim beklediğimiz bir şeydir, bu, bizim ihtiyaç duyduğumuz bir şeydir. Elbette ki gençlerdir ve beklentileri ve talepleri vardır ve bunların çoğu karşılanmamaktadır ve doğal olarak da şikayetleri vardır, bu ayrı bir konu; ancak bu düşünceler ve bu konuşmalar, etkisini bırakacaktır. Bu, bir konuşma yapıldı ve bitti diye düşünülmesin; hayır, bunlar kesinlikle ülkenin üniversitelerinin geleceğinde ve ülkenin genel düşünce yapısında, halkın düşüncelerinde etkisini bırakacaktır; bu çok önemlidir. Ben de iletmek istediğim bazı notlar aldım ki, bunlar da bu değerli kişilerin söylediklerini tamamlayıcı niteliktedir.

Ben öğrenci ve üniversite hakkında bir tartışma yapacağım; üniversiteye ve öğrenciye bakış açımız ve üniversiteden ve öğrenciden beklentilerimiz hakkında. Bunu ifade edeceğim. Ayrıca, konuşan arkadaşlar, teşkilatların temsilcileri oldukları için, teşkilatlar hakkında da bir konuşmam var. Öncelikle bir giriş yapmak istiyorum.

Siyasi edebiyatımızda "hegemonya düzeni" adında önemli bir anahtar kelime vardır; bu anahtar kelime, çok anlamlı ve derin bir anlam taşır; hegemonya düzeni nedir? Geçmişe ve kökenlere hızlı bir bakış yaparak, bugünkü durumumuza ulaşmak istiyorum. Hegemonya düzeni, ülkeler arasında bir küresel ikili sistemdir; ülkeler arasında belirgin ve artan bir ikilik; bu hegemonya düzenidir. Bir kutup, egemen kutuptur; bir kutup, egemenlik altındaki kutuptur. İşte bu, ikili sistemdir. Bu kelimenin ve anahtar kelimenin altında söylenebilecek çok şey var; ben de bu yıllar içinde zaman zaman bazı konuşmalar yaptım; ancak siz öğrenciler, düşünsel ve analitik toplantılarda oturup düşündüğünüzde, bu anahtar kelimenin altında daha fazla ve daha iyi şeyler bulabilirsiniz. Her halükarda, dünyada iki tür ülke ortaya çıktı -bu, mesela iki üç yüzyıl öncesine dayanıyor- egemen ülkeler ve egemenlik altındaki ülkeler. Egemen ülkeler, elbette ki, genellikle Avrupa ülkeleridir. Şimdi, bu ülkelerin egemen ülkeler haline gelmesinin nedenleri ve nasıl olduğu ile ilgili bazı sebepler var; bu ülkelerin burada olmasına neden olan özellikler nelerdir? Yaratılış açısından, bu ülkelerin bir ayrıcalığı mı var? Zihniyet açısından, bu ülkelerin bir üstünlüğü mü var? Yoksa, bazı faktörler ortaya çıkıyor ve dünyanın bir kısmı veya bir ülke, diğerlerine karşı bir avantaj elde ediyor. Sonuçta, bunun nedenleri var; şimdi o nedenlere girmek istemiyoruz; yani konumuz bu değil. Her halükarda bu olay gerçekleşti: egemen ülkeler ve egemenlik altındaki ülkeler.

Şimdi, bazı ikilikler ortaya çıktı, [bunlar arasında] ilerleme ve duraklama ikiliği; yani egemen ülkeler sürekli olarak artan bir hızla ilerlemeye devam ettiler -yani ilerleme hızları da sürekli arttı- ve egemenlik altındaki ülkeler durakladı ve geri gitti. Burada önemli bir nokta var. Egemenlik altındaki ülkelerin, yani Asya, Afrika veya bazı Latin Amerika ülkeleri gibi egemenlik altındaki ülkelerin, başlangıçta bilim ve kültürden yoksun olduklarını düşünmeyin; hayır, durum böyle değil. Siz, Nehru'nun "Dünya Tarihine Bakış" adlı kitabına bakın; Nehru, İngilizlerin Hindistan'a girdiğinde, Hindistan'ın sanayileşmiş olduğunu açıklamaktadır; o döneme göre gelişmiş bir sanayiye sahipti -bunu Nehru, "Dünya Tarihine Bakış"ta belirtmektedir- yani o günün gelişmiş sanayi ürünlerine sahipti; diğer ülkeler de benzer durumdaydı. İngilizler Hindistan'a girdiklerinde, bunu durdurmak için harekete geçtiler; yani Hindistan'ın yerel sanayisinin duraklaması ve geri gitmesi için bir şeyler yaptılar ki, İngiliz sanayi ürünlerine ihtiyaç duysunlar; bunun için bir planlama yaptılar. Her yerde bu olay gerçekleşti. İran'da da aynı olay oldu. Elbette ki, İran ile Hindistan ve bazı diğer yerler arasındaki fark, İran'da resmi bir sömürgecilik olmamasıydı; nüfuz vardı, sömürgecilik yoktu; [ancak] Hindistan'da resmi bir sömürgecilik vardı. İlerleme ve duraklama ikiliği.

Yenilik ve taklit ikiliği; yani egemen ülkeler, her gün yaşamda, bilimde, imkanlarda yeni bir yenilik ortaya koydular; [ancak] egemenlik altındaki ülkeler, kendilerinden hiçbir yenilik göstermeden veya onlara böyle bir şey yapma imkanı verilmeden, sürekli taklit ettiler; sürekli onlar yenilik yaptılar, bunlar baktılar ve taklit ettiler.

Bağımsızlık ve bağımlılık ikiliği, siyasi bağımsızlık ve siyasi bağımlılık; küçük bir ülke olan İngiltere bağımsızdı, muazzam bir deniz olan Hindistan alt kıtası -Hindistan, Pakistan ve daha sonra Bangladeş'i kapsayan- onun nüfuzu altında ve siyasi olarak bağımlıydı. Ya da bir ülke olan İran, bu kültürel geçmişe sahip olmasına rağmen, siyasi olarak bağımlıydı -ister Kaçarlar döneminin sonlarında, ister Pahlavi döneminde- neye bağımlıydı? Mesela, küçük bir ülke olan İngiltere'ye. Yani böyle bir bağımlılık ve bağımsızlık ikiliği de ortaya çıktı; siyasi bağımsızlık ve siyasi bağımlılık.

Kendine güven ve pasiflik; bu da bir başka ikilik. Egemen ülkeler kendine güven duydular, konuştular, beklentileri vardı, dünyayı kendilerine ait biliyorlardı; [ama] bu egemenlik altındaki topluluk, ki elbette nicelik olarak çok daha fazladılar, bunlar pasiflik, teslimiyet ve zayıflık içinde idiler.

Dünya görüşü, kültür, gelenekler ve alışkanlıkların yayılması; bu hegemonya düzeninin sözde gerekliliklerinden ve sonuçlarından biridir ki, inisiyatif sahibi, ilerleme kaydeden, kendine güven duyan ülkeler; kendi alışkanlıklarını, geleneklerini ve dünya görüşlerini egemenlik altındaki ülkelere aktarırlar; bunlar da onları kabul ederler; kitap şeklinde, araştırmalar şeklinde ve diğer çeşitlerde ki bunların her birinin açık ve net tarihi delilleri vardır ki [eğer] okuma alışkanlığınız varsa ve bunları takip ederseniz, tamamen bulursunuz. O zaman tüm bunların yanı sıra, bu durumun devamı için planlama. Yani egemen olan ülkeler, bu durumun devam etmesi için bilimsel olarak kesin bir planlama yaptılar; yani ebedi hale getirmek; değişmez olmasını sağlamak. Böyle bir durum dünyada ortaya çıktı. Bu dünya durumu son iki üç yüzyıldır böyle olmuştur.

Elbette bu süreçte bazı olaylar meydana geldi ve bazı ülkeler kendilerini bu bataklıktan kurtarmayı başardılar; elbette tam olarak değil, ama bir kısım; mesela Amerika Birleşik Devletleri, İngiltere'nin egemenliği altında ve sömürgesi altında iken, siyasi ve ekonomik olarak kendini kurtarmayı başardı ama kültürel olarak, hayır; kültürel olarak tamamen Avrupa'nın etkisi altında ve pasif durumdaydı ve bu şekilde devam etti ve bugün de devam etmektedir. Ya da mesela Hindistan gibi bir ülke, siyasi olarak kendini kurtarmayı başardı ya da ekonomik olarak büyük ölçüde kendini dışarı çekmeyi başardı ama kültürel olarak, hayır; kültürel olarak kendini kurtaramadı; şimdi bazı şeyler var. Ben Hindistan'ın bir şehirinde, meydanın ortasında bir heykel gördüm. Bu heykel kimin dedim? Dediler ki bu, bu şehirde hüküm süren İngiliz komutanının heykeli. Allah korusun! Neden yıllarca mücadele ettiğiniz bir zalimin heykelini şimdi burada dikmişsiniz? Heykel oradaydı; belki şimdi de vardır; Hindistan'ın güneyindeki bir eyalette. Afrika'da da benzer bir şey gördüm. Afrika'nın bir ülkesinde, çok turistik bir ormanın ortasında -bizi gezdirmek için oraya götürdüler- orada da bir heykel gördüm; bu kim dedim? Dediler ki bu, bu ülkenin İngiliz yöneticisi; adı da orada yazıyor, orman da onun adıyla anılıyor! [Yani] kültürel olarak kendilerini kurtaramadılar. Bu dünya durumu.

Şimdi bizim devrimimiz ve İslam Cumhuriyeti böyle bir duruma göğüs gerdi ve İran'ı bu bataklıktan tamamen kurtarmayı başardı; bu önemlidir. "Nasıl tamamen kurtardınız? Hala birçok Batılı kültürel unsur ülkemizde hâkim" demeyin; evet, [ama] bunlar ihlallerdir; devrim, resmi olarak dünya görüşü, düşünce, kültür, ekonomi, siyaset, ülkenin yönetimindeki tüm alanlarda Batı'ya karşı durdu. İmam'ın İslam Cumhuriyeti'nin sloganı olarak ilan ettiği "ne doğulu, ne batılı" ifadesinin anlamı buydu; hiçbir şekilde [egemenlikten] etkilenmemek. Elbette evet, [bir] yasa var, konuluyor, [ama] bir yerde bu yasada ihlal ediliyor; bu bir sözdür; ama yasasızlık ve tersinin yasalaşması, başka bir sözdür; İslam Cumhuriyeti'nde [bu] yasa haline geldi; hegemonya düzeninin bir ülkeye dayattığı tüm unsurlardan kurtulma, kesin ve kesin bir yasa haline geldi.

Ve İslam Cumhuriyeti direniş gösterebildi, ayakta kalabildi. Yani gerçekten İslam Cumhuriyeti'ne karşı tüm araçlar kullanıldı. Bu değerli dostların ve gençlerin -bugünkü olay hakkında konuşan ve çok iyi konuşan- bugünün gençleri ve bugünkü Tahranlılar da terörün ne olduğunu görsün; terörist hareket nedir; nasıl olur da iki, üç, beş kişi bir olayda masum bir şekilde öldürülür ve saldıranlar kimlerdir. Bu durum, iki üç yıl boyunca ülkede geniş ve her yerde sürdü ve hâkim oldu. Bu araçlardan, savaş, darbe, propaganda, ambargo gibi her türlü araç kullanıldı; bu sistem, bu devrim, bu büyük hareket aleyhine her türlü araç kullanıldı, ama başarılı olamadılar; devrim başarılı oldu, kendini ileri taşıdı, kendini [dünya durumuna] dayattı, İslami sistemi oluşturdu.

Bazıları "sistem etkisizdir" diye fısıldıyor; neden? Çünkü şu veya bu bakanlık kötü çalıştı; hayır, eğer sistem etkisiz olsaydı, şimdiye kadar on kez yutulmuş ve yok olmuştu. Bu sistemin etkinliğinin en büyük kanıtı, bu sistemin varlığı ve bu sistemin ayakta kalmasıdır. Bir sistemin ayakta durması, sözünü açıkça söylemesi, hiçbir kaygı taşımadan, kesin tutumunu dünyada açıkça ilan etmesi, düşmanlıkları bildiğimiz halde, düşmanlıkları göz ardı etmeden; hayır, sistemin unsurları ve halkın ve devletin unsurları biliyor, yine de ayakta duruyorlar; bu çok önemli bir meseledir, bu çok tuhaf bir olaydır! Sisteminin etkinliğinin en büyük göstergesi, kendisini bu yönde koruyabilmesidir; şimdi bazı kardeşlerin belirttiği birçok ilerlemenin yanı sıra; benim de bir tavsiyem budur. İnançlı, Hizbullahçı, devrimci genç, sistemin kazanımlarını unutmamalıdır. Sistem kazanımları bir veya iki tane değildir, binlercedir. Şimdi mesela belirttiler, bir ülkede varsayalım ki o tür Hindistanlı ve Filipinli doktorlardan faydalanılıyordu, bugün en iyi uzmanlar, en iyi uzmanlar, en önde gelen uzmanlar [mevcuttur]; şimdi bu bir yönüdür, bu tür başarıların onlarca ve yüzlercesi vardır ki bunlar dikkat ve özen gerektirir.

Her halükarda, bu devrim bize hem kimlik verdi, hem de idealler verdi; bu önemlidir. Biz, hem kimlik kazandık, kim olduğumuzu anladık, dünya siyaseti ve hegemonya düzeninin sindirdiği mağlup ve eritilmiş bir varlık olmadığımızı anladık; biz varız, biz kendimiziz; kimlik ve ideal; bize idealler verdi, birçok ideal ki şimdi belirteceğim.

Şimdi bu bozuk daire kırıldı, [dolayısıyla] bir mücadele kaçınılmaz olarak başlayacaktır. Böyle bir durum ortaya çıktığında, karşı taraf kimlerdir? O gün türbede söyledim; güçlü devletler, güçlü güçler, çok etkili akımlar; bugün Avrupa'da hatta Amerika'da hükümetleri getiren ve götüren siyasi akımlar! Hükümeti iş başına getiriyorlar, hükümeti devrediyorlar. Bu akımlar, hepsi İslam Cumhuriyeti'ne karşı saf tutmuşlardır, yeteneklerini denemişlerdir, darbelerini vurmuşlardır; bir mücadele başladı, sert, yarı sert ve yumuşak mücadele; sert mücadeleler ve yarı sert mücadeleler ve yumuşak mücadeleler. Bu mücadelenin alanlarından biri de üniversiteydi.

Öğrenci, istemese de bu mücadele alanına girdi, ilk günden itibaren! Mücadele dönemlerinden; öğrenciler mücadele içindeydiler. Bu nizam kurulduğu ve bu devrim zafer kazandığı günden itibaren, üniversite de bu işe karıştı. Mücadele, birçok insanı etkiledi ama en önemli merkezlerden biri üniversite ve öğrenciydi. O zaman düşman, üniversite ve öğrenci üzerinde yoğunlaştı ve devrimin başlarında, [onun üzerinde] hakim oldular; yani düşman üniversiteye hakim oldu. Birçoğunuz o zaman belki dünyada bile yoktunuz, öğrenci kesinlikle değildiniz, ama ben o zamanlar her hafta Tahran Üniversitesi'nde toplantı yapıyordum. Her hafta Tahran Üniversitesi'nde camiye gidiyordum, namaz kılıyor, konuşma yapıyor ve soruları yanıtlıyordum; öğrenciler toplanıyor, soru soruyor, belirsizlik yaşıyor, konuşuyorlardı, biz de cevap veriyorduk; gerçek anlamda bir savaş vardı ve Tahran Üniversitesi'nde o kadar çok ateş açılıyordu ki, bir gün, haftada bir kez gittiğim Salı veya Pazar gününde, üniversitenin kapısına geldiğimde, bazıları geldi ve 'girmeyin, üniversite tehlikeli' dediler; birkaç korumamız da vardı, onlar da 'gitmeyin' dediler; ben de 'olmaz, üniversiteye gitmem lazım, camide beni bekliyor olmalılar' dedim; üniversiteye girdik. Boştu! Ateş açılıyordu, birbirlerini vuruyorlardı; işte bu Tahran Üniversitesi! Camiye geldim, hiçbir şey yoktu, öğrenciler de gelmemişti, korkmuşlardı. Gençlerin korktuğunu görünce, biz de daha fazla korktuk! Böyle bir durum üniversitede vardı. Gerçekten üniversite bir savaş alanı haline gelmişti; bu düşmanın hakimiyetiydi. Peki, kimler vardı? Solcular vardı, monarşiyi destekleyenler de vardı! Her zaman birbirleriyle karşı karşıya olanlar, devrim ve İslam nizamı ile İmam Humeyni (rahmetullahi aleyh) karşısında, el ele vermişlerdi; bir araya gelmişlerdi; Savak çocukları da vardı - sonuçta Savak'ın da kadınları, çocukları, gençleri ve öğrencileri vardı; onlar da vardı - Marksist solcular da vardı; Halkın Fedaileri ve Mücahidler ve bunlar gibi tanıdığınız, duyduğunuz ve belki okuduğunuz kişiler, hepsi Müslüman öğrenciler topluluğuna karşıydılar.

Elbette devrimci Müslüman öğrenci, üniversiteyi fethetti; bunu bilmelisiniz. Yani Müslüman öğrenciler, hem tartışmalarda üniversiteyi fethettiler, hem de savaş mücadelelerinde; yani bu olayların yaşandığı dönemde, öğrenciler üniversiteyi fethettiler; sonra da üniversitenin tatil edilmesi gibi şeylere yol açtı. Ancak [sonrasında] Müslüman öğrenciler arasında bazı karmaşalar ortaya çıktı. Müslüman öğrenci, üniversiteyi fethetti, casusluk yuvasını fethetti ama kendisi içeriden mağlup oldu! Bu, benim için dikkat çekici bir noktadır. Neden? Çünkü zayıf analiz ve içerik zayıflığına maruz kaldılar; heyecanlar vardı, çok da sertti - bazı öğrenciler o gün, bizleri, o zamanlar yeni hapisten ve sürgünden çıkmış olanları, devrimci olarak görmüyorlardı; yani yargılama aşamasında, bizleri eleştiriyorlardı; aynıları şimdi de var; bazıları hala var; yani gerçekten ortodoks [idiler], katı ve sert bir ortodoks devrimci, çok sağlam ve güçlüydüler - ama o zihniyet, gerekli içerikten yoksundu, [bu nedenle] hassas bir noktada darbe yediler. Evet, olaylar çok; daha fazla gözden geçirmek istemiyorum, [sadece] üniversitedeki olayların köklerine bir işaret etmek istedim.

Bu yıllarda, üniversiteye karşı ve üniversiteyi bu mücadele sahnesinden çıkarmak için çok çaba sarf ettiler; nedeni de üniversitenin önemli olmasıdır. Üniversite, devrime hizmet ederse çok önemlidir; birçok diğer kesimden etkisi daha fazladır. Öncelikle hepsi gençtir, az bağlıdırlar, çalışmaya hazırdırlar, aktif bir zihne sahiptirler, anlayışlıdırlar; bunlar çok önemli noktalar. Ayrıca toplumsal çevre üzerinde de etki ederler; yani devrimci bir öğrenci, çevresindeki ortam üzerinde etkili olabilir; öncelikle ailedir, sonra bağlantılı olanlardır, sonra arkadaşlardır ve sosyal ortamda etki ederler; bu nedenle üniversiteyi devrimci kimliğinden arındırmak ve kurtarmak için çok çaba sarf ettiler, çok çalıştılar, bu alanda çok siyaset yaptılar. Ne yazık ki, içimizden bazıları da bu konuda onlara yardımcı oldular ki üniversiteyi devrimden arındırabilsinler; yani devrimci ruh, Hizbullah ruhu, mücadele ruhunun öğrenci ortamından alınması. Bunlar bir ön hazırlık oldu.

Bunu size söylemek istiyorum, elbette biliyorum ki, ülke genelindeki tüm öğrenci toplulukları, üniversitelerdeki gruplar, motivasyonlar, eğilimler açısından çeşitlilik gösteriyor; bunu biliyorum. Ben, bugün üniversitedeki durumdan habersiz değilim, ancak hitabım devrimci ve devrim meselelerine ilgi duyan topluluğa yöneliktir; devrimi sevenler, gerçek anlamda İslam devrimini bu ülkenin kurtuluş aracı ve geleceğini sağlama aracı olarak görenler; hitabım onlara. Ben diyorum ki, siz öğrenciler, kendinizi bu mücadelenin ön saflarında hissetmelisiniz. Bir mücadele var, var, bitmedi, belki de uzun bir süre daha bitmeyecek, devam edecek; bu mücadelenin ön saflarında kendinizi hissetmeli ve yerleştirmelisiniz. Çatışma sahnesini görün. En büyük sorunlardan biri, bazıları çatışmayı hissetmiyor, çatışma sahnesini görmüyor, aramızda bir çatışma olduğunu anlamıyorlar. Bu mücadelenin kendinizle olan bağlantısını göz önünde bulundurun. Öğrenci, insani sorumluluk, ulusal sorumluluk, dini ve sosyal ve uluslararası sorumluluk hissetmelidir; bu, öğrenciden beklenen bir şeydir.

Öğrencinin ülke meselelerine bakışı. Ben, burada öğrencilerin sahip olduğu eleştirel bakışı tamamen onaylıyorum. [Elbette] bazı eleştirileri geçerli bulmayabilirim; ne hükümet organlarıyla ilgili olanlar, ne yargı organlarıyla ilgili olanlar, ne de liderlik ofisiyle ilgili olanlar. Bazı eleştiriler geçerli olabilir, bazıları geçerli olmayabilir, ancak bu eleştirel bakışın kendisini tamamen onaylıyorum. Ben diyorum ki, bu eleştirel ve kaygılı bakış, öğrenciden ve üniversite ortamından alınmamalıdır. Hem eleştirel, hem de idealler peşinde olmalıdırlar. Eksiklikler ve yanlışlıklar üzerinde soru işareti koymalılar; öğrenci eksiklikleri görmeli, yanlışlıkları görmeli, hataları görmeli ve soru sormalıdır. Şimdi, muhatap, bu soruya cevap vermemek için geçerli bir mazereti olabilir, ancak bu, sizin soru sormamanızı gerektirmez; siz soru sorun. Soru sorma ruhu, emri bil maruf, nehy-i anil münker, ideallerin ve değerlerin ciddi bir talebi, öğrencide kabul edilebilir bir ruh halidir.

Ve geçici başarısızlıklardan da öğrenci umutsuz olmamalıdır; bunu dikkate alın; şimdi bir yerde bir şey söyledik [ama] olmadı, bir yerde şu amaca ulaşmayı hedefledik [ama] gerçekleşmedi; kesinlikle umutsuzluğa kapılmanıza izin vermemelisiniz. Eğer insan başarısızlıklardan umutsuz olursa, biz yüzlerce kez mücadele döneminde ve yüzlerce kez sekiz yıllık zorunlu savaşta umutsuz olmalıydık, geri çekilmeliydik. Gece, insanın evine baskın yapıyorlar, insanın eşinin ve çocuğunun önünde, insanı dövüyorlar, kelepçe takıyorlar, sonra da insanı götürüyorlar, ya da bunlardan daha fazlası. Eğer insan, darbe yemekten ve bu sevgili kızımızın dediği gibi dayak yemekten umutsuz olursa, üzülürse, o zaman o mücadele döneminde, mücadele edenler umutsuz olmalıydı, [ama] umutsuz olmadılar; eğer umutsuz olsalardı, mücadele zafer kazanamazdı. Savaşta da aynı şekilde; savaşta, birçok kez düşündüğümüz ve öngördüğümüz şey gerçekleşmedi. Farz edin ki Ramazan operasyonunda, operasyonun ilerleyeceğini düşünüyorduk, yaz mevsimiydi, hava da sıcaktı, Ramazan ayıydı, birçok arkadaşımız şehit oldu, operasyon da başarısız oldu. Umutsuz mu olduk? Umutsuz mu oldular? Kerbela 4'te de aynı şekilde, Valfcer Muqaddemat'ta da aynı şekilde. Valfcer Muqaddemat'ta büyük bir grup gönüllü cepheye gitti, bir bölgeyi de belirlemişlerdi, neredeyse bu operasyonda ilerleyeceğimizden emindik -operasyon, Irak'ın Amara'sının önündeydi- operasyon sızmıştı, garip bir şekilde başarısız oldu. Eğer insan, başarısızlık ve geçici geri çekilmeler nedeniyle umutsuz olursa, hiçbir şey yoluna girmeyecekti. Hayır! Geçici ve anlık başarısızlıklara bağlı olarak umutsuzluk, hayatınızda asla yer bulmasın.

Bir diğer nokta [da] daha önce de belirttiğim gibi; bazıları gerçekten eşsiz olan tüm kazanımlar ve başarılar, her zaman aklınızda bulunsun; yani devrim nedeniyle gurur duyun. Sevgili arkadaşlarım! Bugün dünyanın en büyük güçlerinin politikaları, Batı Asya bölgesinde bataklığa saplanmış, ilerlememiştir; kendileri, İslam Cumhuriyeti'nin etkisi ve gücü nedeniyle olduğunu söylüyorlar; bu çok önemlidir. Irak'a veya Suriye'ye veya şu [ülkeye] her türlü belayı getireceklerdi ama başaramadılar. Bu çok önemlidir; bu, sizin istediğiniz şeydir; bu, devrimin istediği şeydir. Devrimin talebi gerçekleşti, Amerika ve Amerika'nın ortaklarının talebi -sadece Amerika değil- gerçekleşmedi. Bu bir örnektir ve bu tür birçok zafer, birçok yetenek, birçok ilerleme vardır; bunları asla unutmayın. Düşmanın taktiklerinden biri, 'siz başaramazsınız, siz başarısız oldunuz, sizden bir şey olmaz, bitti, gittiniz' demektir; bu, düşmanın taktiklerinden biridir. Bu taktiği asla kabul etmeyin. Elbette içerde de, düşmanın istediği şeyi burada yüksek sesle ifade eden bazıları var; toplumda düşmanın istediği zihniyeti oluşturmak için burada yüksek sesle, gazetelerde, gazetelerin dışında ve sosyal medyada -şimdi sosyal medya da var- ifade eden bazıları var. Ben diyorum ki, bu nedenle, o kaygıyı taşımak, o uyarıyı yapmak, sistemin meseleleri ve eksiklikleri konusunda talepkar olmak, yüzde yüz onaylıyorum.

Bunu elbette kenarda belirtmek istiyorum ki, sistem içindeki sorunlarla başa çıkma şekli, tedavi edici ve hekimane olmalıdır. Hekim, bazen hastasına sert bir şekilde de hitap edebilir, acı bir söz de söyleyebilir, ama amacı onu tedavi etmektir. Düşmanla karşılaşmada, yaklaşım kesin ve açık olmalı ve onun yaklaşımına -ki düşmanca- düşmanca olmalıdır; ama içeride ve sistemle değil; şefkatli, tedavi edici ve benzeri olmalıdır. Elbette dış düşmanla konuşurken ve pozisyon alırken serbestsiniz. Elbette diplomasi alanında diplomatik bir renk ve üslup gereklidir, bu diplomatlardan sorumludur, istediklerini yapabilirler ve istedikleri gibi renk ve üslup kullanabilirler; [ama] siz, öğrenci olarak, öğrenci toplulukları olarak, sözlerinizi açık, kesin ve yüksek sesle ifade etmelisiniz.

Bir önemli noktayı üniversite hakkında söylemek istiyorum ki unutulmasın; o da [şudur] ki üniversite bilgi yeridir. Bu söylediklerimizin anlamı, üniversitenin artık bilgi yeri olmadığı [ve sadece] siyasi faaliyet yeri olduğu değildir; hayır, üniversitenin temel unsuru bilgidir. Ne demektir bu? Yani üniversitede hem âlim yetiştirilmelidir, hem de bilgi üretilmelidir, hem âlim ve bilgi doğru bir yön bulmalıdır; bu üç temel nokta üniversitede olmalıdır. Âlim yetiştirmekten kastettiğim, âlim üretmektir ve bilgi üretmek, yıllardır tekrar ettiğimiz şeydir; yani bilimin sınırlarını aşmak ve ilerlemek, bu da bizim ülkemizde henüz İslam Cumhuriyeti'ne yakışır şekilde ulaşamadığımız bir şeydir; elbette bazı şeyler yapıldı, ama gerideyiz. Bilimsel olarak ilerleyebilmeliyiz; bilim ilerlediğinde, o zaman teknoloji de ilerler; teknoloji ilerlediğinde, hayatta etkisi olur; teknoloji ilerlediğinde, dünyada gözler size yönelir ve ihtiyaç hissederler; insan hayatında etki edersiniz; bunlar çok önemli meselelerdir. Benim bilim ve teknoloji gibi konulara olan vurgum, işte bu nedenledir; bunlar unutulmamalıdır. Üniversitenin tüm bileşenleri -üniversite yöneticileri, saygıdeğer bakan, üniversite rektörleri, öğretim üyeleri, öğrenciler, ders içerikleri, eğitim süreçleri, atölyeler ve benzeri; bunların hepsi- bu çerçeveye oturtulmalıdır; yani bilgi üretimi, âlim üretimi ve doğru yönlendirme [gerçekleşmelidir]; bu üçüncü noktaya dikkat edin: Bilim ve âlime doğru yönlendirme. Bilim ve âlim, maddi medeniyette insanın felaket aracı oldu: atom bombası üretme aracı oldu, kimyasal silah üretme aracı oldu, bugün maalesef güçlülerin çeşitli yollarla toplumların bedenine ve ruhuna soktukları tehlikeli virüslerin üretim aracı oldu; bilim böyle oldu; bilim saptı; bilim, doğru yönde, fayda yönünde, insanın kemali yönünde [olmalıdır]. Bu, öğrenci ve öğrenci meseleleriyle ilgilidir.

Ama teşkilatlarla ilgili. Elbette ben burada ifade ederken, üniversitede çeşitli teşkilatların var olduğunu biliyorum; geçen yıl da söyledim, tek kullanımlık teşkilatlar. Bazıları tek kullanımlıktır; [örneğin] seçimlerden önce teşkilat kurulur. Şimdi başka bir tür teşkilatlar da var ki tek kullanımlık değildir ama devrimci ve dini gruplara karşı tamamen ortaya çıkar; onlarla işim yok; ben, her ne ad altında olursa olsun, devrime inanan, dine inanan, İslam nizamına inanan, bu büyük mücadeleye inanan teşkilatları kastediyorum; hangi ad altında olurlarsa olsun, fark etmez; hitabım onlara yöneliktir.

Öncelikle idealleri unutmayın, idealleri unutmayın. İdealler nedir? Adil bir topluma, özgür bir topluma, gelişmiş bir topluma, inançlı bir topluma, bağlı bir topluma, refah içinde bir topluma, birleşik bir topluma, güçlü ve sağlam bir topluma, bağımsız bir topluma ulaşmak; bunlar idealdir. İnsan, bu idealler uğruna, Allah rızası için canını feda etmeyi göze almalıdır; bu yüzden, Nisa Suresi'ndeki şu şerefli ayet: وَ ما لَکُم لا تُقاتِلونَ فی سَبیلِ اللهِ وَ المُستَضعَفینَ مِنَ الرِّجالِ وَ النِّسآءِ وَ الوِلدان; işte bu; yani ülkenin kurtuluşu, mazlumların kurtuluşu için savaş emri [verilmiştir]. Şimdi elbette o ayet, savaş ayetidir; bunu dikkate alın, o kardeşimiz, bu ayetin savaş ayeti olduğunu unutmasın, bu ayet cihad ayeti değildir; cihad, bir şeydir; savaş, başka bir şeydir; aralarında genel ve özel bir ilişki vardır. Dolayısıyla, bu İslam'ın temelidir, bu İslam'ın yönelimidir. Bu idealler uğruna [hareket edilmelidir]. Bu bahsettiğim idealler -böyle bir toplum- sizin hedefinizdir. İdealleri unutmayın.

Gerçekçilik; gerçekçi olun. Bir kez Ramazan ayında burada, yetkililer toplantısında söyledim, sürekli bize gerçekçi olun, gerçekçi olun diyorlar; onların "gerçekçi olun" derken kastettikleri, engelleri görmektir; ben diyorum ki gerçekçi olun, yani olumlu gerçekleri görün; genç nüfusu, yetenekli nüfusu, olağanüstü insan yeteneklerini, milletin olağanüstü yeteneğini, yer altı kaynaklarını, coğrafi konumu, İslam Cumhuriyeti'nin ilerlemesini; bunları görün, bunlar gerçeklerdir. O halde bunlar, görülmesi gereken gerçeklerin bir kısmıdır.

Gerçeklerin bir diğer kısmı şudur ki, siz idealler peşindeyseniz ve bu ideallere doğru hareket etmek istiyorsanız, dikkat etmelisiniz ki insan, mucize ile ideallere ulaşamaz; hayır, zorluklar vardır, engeller vardır; bu engeller arasında yolu bulmalısınız; gerçekçi olmak budur. Şimdi, çok güzel sözler söylediniz, engelleri sıraladınız; bu engeller arasında ilerlemeniz için bir yol var mı, yok mu? O yolu bulmaya çalışın. Kesinlikle ve kesinlikle bir yol vardır; o yolu bulmaya çalışın. Gerçekçilik budur. Elbette bunların hepsi düşünsel tartışmalar -yani Avrupalıların deyimiyle teorik tartışmalar- gerektirir. Bunları söylemek, üzerinde düşünsel çalışma yapılması gereken konulardır.

Üçüncü tavsiye. Teşkilatlar aktif rol almalı ve seyirci olmamalıdır. Teşkilat, bir olayda ilerleme olduğunda sevinç göstermemeli, bir olayda gerileme olduğunda hüzün ve keder hissetmemelidir; hayır, aktif olmalıdır, her iki durumda da aktif olmalıdır; seyirci olmamalıdır.

Sonraki tavsiye; üniversitede devrim söylemini yaymak için ciddi ve kapsamlı bir çaba gösterin. "Artık üniversitede bir şey yapılamaz" demeyin; bazıları "Ağabey, artık üniversitede bir şey yapılamaz" diyor; hayır ağabey, üniversitede çok şey yapılabilir, aslında üniversitede çalışmak gerekir. Üniversitede kim çalışmalı? Siz. Siz teşkilatlar, üniversitede çalışmalısınız. Elbette hitabım bu toplantının dışındaki herkese yöneliktir; ben, ülke genelindeki tüm düşünsel ve pratik cihadî, düşünsel, kültürel çekirdeklerine sürekli diyorum: Her biri çalışsın; bağımsız ve savaş alanında, ateş serbest. Elbette savaşta, merkezi bir karargah vardır ki emir verir, ama eğer karargahın bağlantısı kesilirse veya karargah bir sorun yaşarsa, burada komutan ateş serbest emri verir. Şimdi siz, yumuşak savaşın subaylarısınız -sizin genç yumuşak savaş subayları olmanız kararlaştırıldı- o noktada, merkezi sistemin bir bozukluk hissettiğinizde ve doğru yönetim yapamadığını düşündüğünüzde, orada ateş serbest olursunuz; yani kendiniz karar vermelisiniz, düşünmelisiniz, bulmalısınız, hareket etmelisiniz, harekete geçmelisiniz.

Bazen insan, merkezi düşünce, kültür ve siyaset gibi sistemlerin bozulduğunu, tatil olduğunu hissediyor; gerçekten bazen insan böyle hissediyor. Şimdi, mesela bu kadar kültürel meselelerimiz var, belki ben on tane ana kültürel mesele sayabilirim ki bunlar sorunludur; mesela sinema meselesi, önemli bir kültürel meseledir, ülkenin sinemasının nasıl yönetildiği, nereden desteklendiği -şimdi filmler için dış destek de buluyorlar- ülkenin sanat yönetimi ve sineması küçük bir mesele değildir; mesela böyle on mesele bulmak mümkündür, [ama] aniden görüyorsunuz ki, mesela bir şarkının iftardan önce çalınıp çalınmaması ana mesele haline geliyor; yazışmalar yapıyorlar! Görülüyor ki bu sistem, ana meseleyi yan meselelerden ayırt edemeyecek kadar bozulmuş ve önemsiz bir yan meseleyi ana mesele olarak büyütüyor. İşte bu durumda merkezi sistemler bozulduğunda, o zaman burası, bahsettiğim ateş serbest yeridir.

Gerçek iletişime önem vermek. Sanal alan iyi bir şeydir, bir fırsattır ama yeterli değildir. Bazıları sanal alana -Twitter ve benzeri şeylere- yapışmışlar, mesajlarını iletmek için, bu fayda sağlamaz; gerçek iletişim gereklidir, panel gereklidir, konuşma gereklidir, dergi gereklidir, iki veya üç kişilik tartışmalar gereklidir, analiz toplantıları gereklidir; bu şekilde dinleyicilerinizle oturun; ve benzeri işler.

Bir sonraki tavsiye. Birkaç anahtar kelime var, bu anahtar kelimeleri unutmayın: - "Halkın hükümetteki rolü" meselesi bu anahtar kelimelerden biridir; bu bir anahtar kelimedir. Bazıları iyi ve devrimci çocuklardan, neden sürekli seçimlere katılın diyor diye şaşırıyorlar; neden sürekli seçimlere katılın dediniz diye benden şikayet ediyorlar. Eyvallah! Bilin ki, felaket, insanların oy sandığına sırtını döndüğü gündür; bu felakettir; ve düşman bunu ister. Şimdi sizler benden daha önce duymalısınız, ben de yükselen sesleri duydum, insanların yüzde doksanının sandıklara katılmadığı bir günü bekliyorlar. Şimdi mesela varsayalım ki, yirmi birkaç yüzde sandıklara katılmadı, gelmediler; diyorlar ki bu yeterli değil, yüzde doksan insanın oy sandıklarına gelmemesi için bir şey yapmalıyız; felaket budur. Ben bunu görüyorum. İnsanların oy sandığına katılımı büyük bir nimettir. "Halk iradesi", bu anahtar kelimelerden biridir; bunu unutmayın. Şimdi, siz insanların şu sandığa gelmesini istiyorsunuz, o sandığa gelmemesini istiyorsunuz, o zaman istediğiniz şeyin gerçekleşmesi için çaba gösterin. İnsanların oy sandığına katılımını engellemeyin.

- "Bağımsızlık" meselesi de çok önemlidir. Şimdi bu 2030 meselesi -bu 2030 belgesi meselesi- buna benzer; bu bağımsızlık meselesidir. Şimdi bazıları geliyor diyor ki, efendim, mesela varsayalım ki biz bir şeyin kabul edilmediğini söyledik; hayır, mesele bunlar değil. Varsayalım ki bu belgede, İslam'a aykırı hiçbir açık şey yok -ki elbette vardır; biz doğru rapor almadığımızı düşünenler; hayır, raporlarımız doğru raporlardır- benim söylemek istediğim, ülkenin eğitim sisteminin dışarıda yazılmaması gerektiğidir; benim söylemek istediğim budur. Siz diyorsunuz ki bu mesela İslam'a aykırı değil; aykırı olsun ya da olmasın, burası İran, burası İslam Cumhuriyeti, burada büyük bir millet var. Eğitim sistemimizi dört kişi UNESCO'da veya Birleşmiş Milletler'de veya bir yerde oturup yazabilir mi? Neden? Bu bağımsızlık meselesidir. Bağımsızlığın boyutları buraya kadar uzanır.

- "Hegemonya düzenini reddetmek" meselesi anahtar kelimelerden biridir,

- "Özgürlük" meselesi anahtar kelimelerden biridir; özgürlüğü doğru bir şekilde açıklamalısınız.

- "Adalet" meselesi anahtar kelimelerden biridir; ve benzeri.

Bunları açıklamalısınız. Yani benim tavsiyem öğrenci oluşumlarına, bu temel ve anahtar kelimeleri doğru bir şekilde açıklamalarıdır. İmam'ın ifadelerinden faydalanın ve benzeri.

Bir diğer tavsiye de, eylem ve sözde dinî bağlılık ve teslimiyettir. O günü unutmuyorum -tabii yıllar önce- bir öğrenci grubunun, bizimle bağlantılı olan ve çok sıcak ve samimi olan bir grubun, mesela bir toplantılarında bir dinî açıdan yanlış bir şeyin gerçekleştiğini duyduğumda endişelendim; bu çocukların günah işlediği için değil -ki bu elbette bir endişe kaynağıydı- bu çocukların yollarının değiştiğinden endişelendim ve sonra bunun böyle olduğunu gördüm. Yani gerçekten "Sonra, kötü iş yapanların sonu, Allah'ın ayetlerini yalanlayanlar oldu"; (12) insan, üzerine düşen görevi yerine getirmediğinde, bağlılığı terk ettiğinde, Yüce Allah onu hidayetinden mahrum bırakır.

Bir diğer tavsiye de cesaretle harekete geçmektir. Bazen bazı oluşumlar "Bu işi yapmayalım -mesela farz edelim ki- şu kişi ya da şu kurum endişelenir, üzülür veya şöyle olur" derler; hayır, siz harekete geçin, fakat bu eylemin yanlış olduğunu anladığınızda, orada durun, yani orada yolu geri çevirin; yani işlerinizi yaparken [cesaret gösterin]. Elbette ki bir insan bir eylemde bulunabilmesi için, işin yönlerini güzelce değerlendirmesi gerekir.

Bir diğer tavsiye, kız öğrenciler için bir tavsiyedir. Bu iki kız öğrenci gerçekten çok iyi konuştular ve her ikisi de çok güzel şeyler ifade ettiler; ben tavsiye ediyorum ki kız öğrencilerin oluşumlarda takip etmeleri gereken konulardan biri, Batı'daki kadın meselesi olmalıdır; biz bu konuya daha az eğiliyoruz. Elbette daha önceki yıllarda yapılan bir toplantıda, bir kız kardeş -hatırlamıyorum hoca mıydı yoksa öğrenci mi- bu konuda burada çok güzel bir konuşma yaptı ama inanıyorum ki bu konuda çalışmak gerekiyor ve bu alanda çalışma imkanı var. Bu da bir mesele.

Ve son sözümüz de, oluşumların üniversitelerde umudu aşılamasıdır; kendileri umutlu kalmalı ve umudu üniversitelere aşılamalı ve umutsuzluk ortamının oluşmasına izin vermemelidirler.

İki son nokta daha belirtmek istiyorum. [İlk nokta] yolsuzlukla ilgilidir; arkadaşların konuşmalarında da vardı, dışarıda da duyduğum kadarıyla söyleniyor. Bakın; benim bakışım, görüşüm, yolsuzluğun ülkede sistematik hale gelmediğidir. Her kim sistematik olduğunu söylüyorsa, boşuna söylüyor. Sistematik yolsuzluk başka bir şeydir. Sistematik yolsuzluk, zorba yönetimi döneminde vardı; sistem doğal olarak yolsuzluk üreten ve yolsuzluğu besleyen bir yapıdaydı, yani insanın sağlıklı birini bulması için çaba sarf etmesi gerekiyordu; bugün böyle değil; elbette yolsuzluk var, kötü yolsuzluklar da var, [ama] bu durumsaldır ve müdahale edilmelidir. Şimdi siz diyorsunuz ki şeffaf olmalı, şeffaflık [sağlanmalı] ki ben not aldım, bu çok doğru ve güzel bir noktadır, bu kendine mahsustur, fakat yolsuzluğun sistematik olduğunu söylemek doğru değildir; yolsuzluk durumsaldır ve bu durumsal yolsuzluklar tedavi edilebilir.

İkinci nokta; bazı kişilerin ülkeyi Batı kültürüne boğmak ve Batı kültürüne eğilimi her geçen gün ülkede yaymak istemeleridir, bu bir gerçektir; evet, vardır. Bazıları Batı kültürüne olan inanç ve imanları nedeniyle, bazıları da zayıf irade, gevşeklik ve dikkatsizlik gibi nedenlerle ülkeyi Batı kültürüne doğru çekmektedir; bu vardır, fakat bunların devrimi kendi çizgisinden saptırmaları ve ülkeyi Batı kültürüne boğmaları mümkün değildir, bilin ki böyle bir şey kesinlikle olmayacaktır. Bu nesil ki Allah'a hamd olsun bugün yetişmiş ve genişlemiştir, bu nesil devrime ve İslam'a bağlıdır ve sahada yer alacaktır, böyle bir şeyin olmasına izin vermeyecektir ve her geçen gün bu neslin yayılması ve derinliği artacaktır; tıpkı burada söylediğiniz sözlerin, mesela beş yıl önceki sizden önceki öğrencilerin burada söylediklerinden çok daha derin ve güçlü olması gibi.

Ve İran milleti hareket ediyor, ilerliyor; bu tür işler ve bugünkü gibi şaklabanlıklar, (14) halkın iradesinde hiçbir etki bırakmayacaktır; bunu herkes bilmelidir; ve bunlar, İran milletinin ve ülkenin yöneticilerinin iradesinde etki bırakacak kadar küçüklerdir ve elbette burada arkadaşların da söylediği gibi, bu olaylar gösterdi ki eğer İslam Cumhuriyeti, bu fitnelerin merkezinde durmasaydı, şimdiye kadar bu alanda içerde birçok sıkıntı yaşardık. İnşallah bunların tuzağı bozulacaktır.

Ey Rabbim! Bu değerli gençlere artan başarılar ihsan et. Ey Rabbim! Tüm bu değerli gençleri ve bizi dosdoğru yolda sabit kıl. Ey Rabbim! Muhammed ve Ali Muhammed'in hakkı için, lütuf ve merhametini ve bu kardeşlerin ihtiyaçlarını bugün onlara ihsan et; bu mübarek ayda ve özellikle Kadir gecelerinde bu değerli insanlara ve bu aciz kuluna artan bir saflık ve güzellik ihsan et; İmam Humeyni (rahmetullahi aleyh) ve şehitleri Peygamberle haşreyle; Kaim olan İmam'ın kalbini bizden razı ve memnun eyle.

Ve's-selamu aleykum ve rahmetullahi ve berakatuh

1) Bu görüşmenin başında, bazı öğrenciler ve öğrenci oluşumlarının temsilcileri bazı şeyler ifade ettiler. 2) Cevahirlal Nehru, Hindistan bağımsızlık hareketinin liderlerinden ve Hindistan Ulusal Kongresi'nin başkanlarından biridir. 3) Kurtuluş 4) İran İslam Cumhuriyeti Meclisi'ne ve İmam Humeyni'nin (rahmetullahi aleyh) türbesine yapılan terör saldırısı, birçok insanın şehit olmasına ve yaralanmasına neden olmuştur. 5) İmam Humeyni'nin (rahmetullahi aleyh) vefatının yirmi sekizinci yıl dönümünde yapılan konuşmalar (1396/3/14) 6) Sayın Rehber'in ve katılımcıların gülüşü 7) Öğrencilerle yapılan görüşmede yapılan konuşmalar (1394/4/20) 8) Nisa Suresi, 75. ayetin bir kısmı; "...Neden Allah yolunda [ve zayıf erkekler, kadınlar ve çocuklar için] savaşmıyorsunuz?..." 9) Sistem yöneticileri ve çalışanlarıyla yapılan görüşmede yapılan konuşmalar (1392/4/30) 10) Katılımcıların gülüşü 11) Katılımcıların gülüşü 12) Rum Suresi, 10. ayetin bir kısmı; "Kötülük yapanların sonu [çok] daha kötüydü, [çünkü] Allah'ın ayetlerini yalanladılar..." 13) Sayın Rehber, elini kaldıran bir katılımcıya cevap verirken şöyle buyurdular: "Eğer ben de sizin sözünüzün ortasında elimle kaldırırsam, siz susmazsınız, siz de elinizi kaldırdığınız için ben de susmam" ki bu, Sayın Rehber'in ve katılımcıların gülüşüne neden oldu. 14) İran İslam Cumhuriyeti Meclisi'ne ve İmam Humeyni'nin (rahmetullahi aleyh) türbesine yapılan terör saldırısı, birçok insanın şehit olmasına ve yaralanmasına neden olmuştur.